İnsan ilişkileri zor bir zanaattır.
Çünkü insanı anlamak dünyanın en çetrefilli işlerinden biridir.
Tarih derslerinde savaşların yüzeydeki nedenleri yanında asıl sebeplerinin olması gibi. İnsan davranışlarının da görünen ve görünmeyen sebepleri var.
Psikoloji literatürünün büyük bir kısmı tam da bu sorunun etrafında şekillenmiştir. Üstelik bu sadece başkalarını anlamakla ilgili değildir. İnsan çoğu zaman en çok kendini anlamakta zorlanır.
İnsanı ve davranışını anlama yolunda ilerleyebilmek, önce şu temel fikri kabul etmekten geçer: Davranışa dair sebep sonuç ilişkisi kurarken odağı yüzeyden derinlere çevirmek gerekir. Konu insan olduğunda, her şey mekanik bir düzen içinde işlemez. Başka bir deyişle aynı koşullar, her zaman aynı sonuçları doğurmaz. Başrol çoğu zaman mantık değil, “duygular”dadır. Ve duygular, basit formüllerle açıklanamaz.
Bu yüzden;
- insan ilişkileri çoğu zaman “zanlar” ve “varsayımlar” ile doludur.
- Fark etmediğimiz duygular, fark ettiklerimizden çok daha güçlüdür.
- Her insan biriciktir. Bu yüzden genellemeler hatalı düşünmeye yol açma riski taşır.
- Ancak bilişsel cimri olan insan zihni kısa yoldan anlamlandırabilmek için genellemeler yapmaya ihtiyaç duyar.
İşte tam bu noktada “Ego’nun Savunma Mekanizmaları” devreye girer. Ve sebep sonuç ilişkisini daha da çetrefilli hale getirir.
İnsan, çoğu zaman bilinçli olarak değil;
dayanamadığı duygulardan korunmak için şu yollara başvurur:
Bastırma, inkâr, mantığa büründürme, yansıtma, telafi etme, karşıt tepki geliştirme vb…
Bunlar bir zayıflık değil, insanlık halleridir…
Çoğu insanın asıl savaşı başkalarıyla değildir. Kendi içindedir.
Gerçekleşmemiş halleriyle, sevilmemiş çocukluklarıyla, gizlenmiş yaralarıyla ve çoğu zaman dile bile getirilemeyen değersizlik duygularıyla…
Bu yüzden kendimize şu soruları sormalıyız:
- En çok bağıranlar, zamanında en çok susturulmuş olanlar olabilir mi?
- Ya da en çok korku saçanlar, aslında en çok korkutulmuş olanlar?
Aynı sebebe verilen tepkiler insan sayısı kadar çeşitlidir.
Ama biraz daha derine indiğimizde bazı ortak izler görmeye başlarız.
Zaman kıtlığı yaşamış olmak “acele etme”, para kıtlığı, “açgözlülük”, veya ilgi kıtlığı “gösteriş alışkanlıklarına” sebep olabilir.
Ya da;
- Kıskançlığın altında “Yetersizlik Korkusu”,
- Kibrin altında “Değersizlik Korkusu”,
- Başkalarını Küçümsemenin ardında “Aşağılanma Korkusu”,
- Cimriliğin altında “Yokluk Korkusu”,
- Dik başlılığın altında “Güçsüzlük Korkusu”,
- Mükemmeliyetçiliğin gölgesinde “Onaylanmama Korkusu”,
- Şüpheci duruşun altında “Çaresiz ve Güçsüz Kalma Korkusu”,
- Yalancılığın ardında “Yargılanma Korkusu”,
- Tembelliğin altında “Yetersizlik Korkusu” bulmak şaşırtıcı değil.
Bunlar kesin cevaplar değildir. Ama güçlü ihtimallerdir ve görmek bakış açımızı değiştirir.
Bir davranışın arkasındaki duyguyu gördüğümüzde, onu daha az kişisel algılarız.
Daha az öfkelenir, daha çok anlar ve en önemlisi daha insani bakarız.
Marcus Aurelius bunu iki bin yıl önce şöyle ifade etmişti:
“Birisi sana zarar verdiği an, iyilikle ya da kötülükle ilgili sahip olduğu hangi düşünce şeklinin onu sana zarar vermeye teşvik ettiğini düşün.
Bunu yaptığında ona acımaya başlayacaksın.
Ne şaşıracaksın ne de öfke duyacaksın…”
Belki de bu yüzden, insanı anlamaya çalışmak onu yargılamaktan çok daha dönüştürücüdür.
🌿 Kendin Olmanın Güveni ve Liderliğiyle,
Ebru Ardıç 🌿
Görsel NotebookLM ile oluşturulmuştur
